26 Nisan 2009 Pazar

Damlacıklar


umutsuzluğa yollanan mektuplardan bir tane daha yazıyorum,
boşluğa yollar gibi...
***
bitmek üzere olan bir dostluktan ne bekleyebilirsiniz ki,
yarım kalan hikayeler,
birlikte kurulan hayaller
ne kadar merhem olabilir açık kalmış yaralara...
***
uzun bir dostluktan ne kalmıştı geriye,
bir kaç hatıra
özel anlarımızı hatırlatan şarkılar
ve
iz bırakan sözler

24 Nisan 2009 Cuma

Yasaklar Diyarından


yasaklar vardı sana çıkan yollarda
yürümek istesem bir hançer saplanırdı arkamdan
koşmak istesem kurşunlanırdı yüreğim
konuşmak istesem dilim lal olurdu
ümitsiz biçare kalakaldım olduğum yerde
***
o yasaklar diyarından
aşk sözcükleri topladım senin için
aşka adım atmış sinemi anlatsın diye
suskunluğumun şifrelerini çözmeni istedim
o masum kelimelerde
***
eyleme geçemem sevgilim
bu yol dikenli,bu yol karmaşık
bu yol dipsiz bir kuyu...
konuşmamı bekleme benden
dilim suskun,konuşamam,anlatamam derdimi
gözlerimden yaş değil kan damlıyor
ben bitkin,ben harap,ben çaresiz

23 Nisan 2009 Perşembe

Yoksulluk ve Samimiyet


çocukluğumun geçtiği o mahallede herkes geçimini zor şartlar altında temin etmeye çalışırdı.mahalle ahalisinde çarşıya gidip birşeyler almak bir lükstü çoğu zaman.ihtiyaçlar haftada bir kurulan mahalle pazarında temin edilirdi,para olursa tabi...durumu iyi olan ailelere imrenerek bakılırdı ama kıskançlık yoktu.paylaşmak esastı.var olan herşey paylaşılırdı,sorgusuz sualsiz,eksiksiz hatta fazla fazla.verdiğinin hesabını yapan kimseyi hatırlamam.yoksulluğun insanlara verdiği güzellikler vardı kuşkusuz.en önemlisi samimiyeti yaşatırdı yoksulluk.acılara birlikte göğüs germeyi öğretir,bir bakıma birlikte yaşama kültürüydü.
nerde o eski günler deriz çoğu zaman.o eski günler aslında çokta uzağımızda değildir.kimi zaman çocuk ruhlarda gizlidir,kimi zaman kenar mahalle evlerinde saklıdır.hani avam tabakası deriz ya işte orada.
zamana yenik düşmedilerse sizi bekleyen yoksul ve samimi insanlar hala vardır eminim.

22 Nisan 2009 Çarşamba

Masum Günler(di)


çocukluğumun geçtiği o küçük gecekondu mahallesinde
nisan ayında yağmurlar yağardı her öğleden sonra
büyüklerimiz kırkikindi derlerdi de
anlam vermezdik ne demek diye
yağmur yağarken pencereden bakardık
yoldan geçen arabalara
kaldırımı olmayan yolda yürüyen insanlara
dışarı çıkmak isterdikte
annelerimiz izin vermezdi
yağmurun dinmesini sabırla beklerdik
bazen sessizce kaçtığımızda olurdu hani
arkadaşlarla küçük kaçamaklar yapardık
yeni yeni yeşermeye başlayan tarlalara kaçardık
'yemlik' toplardık bazen
kimi zaman mantar
şanslı günümüzdeysek papatyalar,gelincikler
peygamber çiçekleri toplardık
annemize hediye etmek için
en kıymetli hediyemizdi
anneler gününde tarlalardan toplanan çiçekler
ne kadar masumdu,ne kadar içten
annelerimizde bu masumiyete ortak olurlardı çoğu zaman
kim bilir ne fırtınalar kopardı içlerinde
yoksulluğun,yokluğun içinde kayboluşumuza
bazen hissederdik sessiz çığlıklarını
zaman çok çabuk geçiyor
bir çok şeyide değiştirerek
şimdi büyüdük,
eski masumiyet günlerinden geriye
buruk hayaller kaldı
birde hüzünlü tebessümler...

21 Nisan 2009 Salı

Uçurtmalar


En sevdiği renk mor olan kadın/ En sevdiği kelime "asi"/ En sevdiği oyun incitmek beni/ Hıncı, çocukluktan kalma bir yara izi gibi

İpleri dolaşmış uçurtmalar misali/ Ne beraber uçabildik, boşverip şu dünyayı/ Ne gidebildik kendi yolumuza/ Rüzgarda savruk, başına buyruk/ Senle ben

Zamanı, yaralarla ölçen kadın/ Geçmişiyle kavgalı/ Gündüz isyankar/ Geceleri Tanrı’ya sığınan kız çocuğu/ Kırdığı kalpleri dizmiş ipe/ Gene en büyük zararı kendine

En sevdiği ses, çocuk sesi/ Güneşli, billur, neşeli/ Oysa, yıllar var ki kendi/ Anne olmayı istememiş/ Çekip gidebilmek için bir gün/ Geride ekmek kırıntıları bırakarak/ Kuşlar yesin diye ayak izlerini/ Kalmasın ne bir sızı ne kalp yarası

Sevişirken taşkın bir nehir/ Öpüşürken kor bir alev/ Uykusunda melek gibi masum/ Bakmaya kıyamadığım/ Kaç gece göğsünde uyuduğum/ Ama beraber uyanamadığım kadın

İpleri dolaşmış uçurtmalar misali/ Ne beraber uçabildik, boşverip şu dünyayı/ Ne gidebildik kendi yolumuza/ Rüzgarda savruk, başına buyruk/ Senle ben

Her hasretten sonra/ Başka başka sevdaların kollarında/ Yemin etmişken bir daha konuşmamaya/ Gene bulup birbirimizi/ Sabahı olmayan gecelerde/ Aldatma pahasına sevdiklerimizi/ Ağlayarak seviştiğim kadın/ Senle ben ipleri dolaşmış uçurtmalar misali

İpleri dolaşmış uçurtmalar misali/ Ne beraber uçabildik, boş verip şu dünyayı/ Ne gidebildik kendi yolumuza/ Rüzgarda savruk, başına buyruk/ Senle ben...

Elif Şafak

16 Nisan 2009 Perşembe

Dağ Rüzgarı

Kaderde senden ayrı düşmek te varmış
Doğrusu bunu hiç düşünmemiştim..
Seni tanımadan
Hele seni böyle deli divane sevmeden
Yalnızlık güzeldir diyordum
Al başını, kaç bu şehirden
Ufukta bir çizgi gibi gördüğün dağlara
Rüzgarın iyot kokularını taşıdığı denizlere git
Git gidebildiğin yere git diyordum
Oysa ki, senden kaçılmazmış
Yokluğuna bir gün bile dayanılmazmış.
Bilmiyordum.

Yine de dayanmağa çalışıyorum işte
Bir kır çiçeği koparıyorum gözlerine benzeyen
Geçen bulutlara sesleniyorum ellerin diye
Rüzgar güzel bir koku getirmişse
Saçlarını okşayıp gelmiştir diyerek avunuyorum
Yaşamak seninle bir başka zamanı
Bir başka zamanda seni yaşamak
Her şeyden önce sen
Elbette sen
Mutlaka sen
İster uzaklarda ol
İster yanı başımda dur
Sen ol yeter ki bu zaman içinde
Ben olmasam da olur
Seni bir yumağa sarıyorum yıllardır
Bitmiyorsun
Çaresizliğim gün gibi aşikar
Su olup çeşmelerden akan güzelliğin
İnceliğin ışık yüzüme vuran
Sen güneş kadar sıcak
Tabiat kadar gerçek
Sen bahçelerde çiçekler açtıran
Sudan, havadan, güneşten yüce varlık
Sen, o tek sevgi içimde
Sen görebildiğim tek aydınlık

Bir nefeste benim için al
Havasızlıktan öldürme beni
Bulutlara, yıldızlara benim için de bak
Susadım diyorsam
Bir yudum su içmelisin
Ben yorulduysam sen uyumalısın
Ellerim sevilmek istiyor
Saçlarım okşanmak istiyor
Dudaklarım öpülmek istiyor
Anlamalısın.

Ağaçların yeşili kalmadı
Gökyüzünün mavisi yok
Bu dağlar o dağlar değil
Rüzgarında kekik kokusu yok
Kim bu çaresiz adam
Bu kan çanağı gözler kimin
Kaç gecedir uykusu yok
Gündüzü yok
Gecesi yok
Yok
Yok
Anladım
Sensiz yaşanmaz bu dünyada
İmkanı yok.

14 Nisan 2009 Salı

Manzaralı Hayaller

Cihangir’e bu ikinci gidişiydi.daha önce güzel bir semt olduğunu bildiği halde gitmemişti.zira oradaki hayat, yaşamak istediği hayat olsa da ulaşamayacağını bildiği şeylerin etrafında dolaşıp kendini kandırmasının gereği yoktu.şimdi şartlar değişmiş,hayallerinin gerçekleşme ihtimali vardı artık…güzel bir ev bakmak için dolaşmıştı hafta içinde bu güzel semti. O kadar inandırmıştı ki kendini Şems’in bağdat’tan çıkıp dostunu bulmak için dolaştığı gibi dolaşıyordu cihangir sokaklarını.aradan birkaç gün geçmiş ‘abim’ dediği insanla birlikte cihangir’i dolaşmak için çıkmıştı.boğazda yapılan kahvaltının ardından hayallerinin peşinden gitmişlerdi.dar sokaklarda ilerleyen arabanın içinden etrafa bakmakla yetinmeyip,adım adım gezmek istemişlerdi…binaların aralarından boğazı görmeye çalışıyor,hangi evin daha güzel manzaraya sahip olduğu hakkında fikir yürütüyorlardı.bazen apartman dairesinden ev almaktansa küçük iki katlı evlerden almayı bile düşünüyorlardı.biraz dolaştıktan sonra köşe başındaki küçük ve şirin cafeye girip bir kahve içtiler.semtin büyüsü bu güzel mekana da yansımıştı.öyle ki semtte bulunan her şey,sanki kendilerini yansıtıyordu.kahvelerini içtikten sonra arabalarının yolunu tuttular.biraz daha turladıktan sonra bir alış veriş merkezine gidip mağazalardan ürünler bakmaya karar verdiler.çocuk ilk girdikleri mağazada güzel bir mont,pantolon ve birkaç gömlek beğenmişti…beğenmişti beğenmesine ama alacak doğru düzgün parası yok hatta epeyce bir borcu vardı… çocuk ürünleri denedikten sonra alamayacağını anlayıp, gönülsüzce o mağazadan çıktı bir başkasına gitti. Oradaki ürünlerde aynı güzellikteydi ama almak gibi bir imkanı yoktu. Çocuk bir an düşündü,yarım saat önce neyin hayalini kuruyordum şimdi hangi dünyadayım diye…sonra içini bir hüzün kapladı…’yüz elli liralık montu alamayan ben iki yüz elli binlik evin hayaliyle yaşıyorum’ dedi…oracıkta ağlamak istedi ama yapamadı…böyle zamanlarda yaptığı en güzel şeyi yaptı ve sessizliğe büründü… buruk bir halde günü özetlemek istedi kendince…bulduğu kelimler çok hoşuna gitmişti…’manzaralı hayaller’ dedi içinden…ve sonra yine zamanın boşluğuna ümitsiz bir gülümseme bıraktı…

12 Nisan 2009 Pazar

Boşluğa Bırakılan Gülümseme

Yan masada oturan adam sessizce seslendi ‘boşuna bakınma’…bana mı söylüyordu diye bir an düşündüm.o yöne bakmak istedim ama bakmakta istemedim.böylesine aptal bir günde kimseyle muhatap olamazdım…tekrar seslendi ‘yazık ediyorsun kendine’ bu kez sesin sahibinin muhatabı ben olduğunu düşündüm.dönüp yan masaya baktım.adam yorgun bir gülümseme bıraktı zamanın boşluğuna…bana mı söylüyorsunuz dedim…evet evladım dedi… buradan sana hayır gelmez dedi…niye deme isteği duymadım.bu gerçeği zaten biliyordum…birinin bana anımsatmasına gerek yoktu ,buz gibi gerçeği.bu kez ben donuk bir gülümseme bıraktım zamanın boşluğuna…havada asılı kalmıştı sanki benim gülümsemem…ne kadar da yapmacıktı…döndüm içkime,gerçek dostumun önümdeki şişe olduğuna çoktan inandırmıştım kendimi…bir bakış attım sadık dostuma…kim demişse şişede durduğu gibi durmuyor diye doğru söylemiş…ben hep yanındayım der gibi sıcak bir gülümseme bıraktı zamana…bu gülümseme nedense çok sıcak geldi bana…kadere isyan etmeden,elimdekilerle yetinmem gerektiği gerçeğini bir kez daha hatırladım. küfür etmekten vazgeçtim içinde bulunduğum mekana…bende şişeme karşılık verdim, buruk ve sıcak bir gülümseme bıraktım zamana…

9 Nisan 2009 Perşembe

Aldatmaca

hiç sevmediğim bir yerde
kendime ait bir parça arıyorum
dışarda başka bir yerde
bu parçayı bulamayacağımı biliyorum
ümitsizce giriyorum oraya
adımlarım geri geri gidiyor
ümitlerim çoktan uçmuş
bir ben kalmışım
birde kırık dökük hayallerim
şimdi ne yapmalı diye düşünüyorum
kaçmalımıyım kendimden
korkularımdan,beklentilerimden
yoksa üzerine mi gitmeliyim herşeyin
en iyisi oluruna bırakmalıyım herşeyi
en büyük aldatmaca değilmi
herşeyi zamana bırakırız
bende öyle yapacağım galiba
zamanın en büyük ilaç olduğunu düşünüp
bir aldatmacanın içinde sürükleneceğim

Hayallerim

Bir evim olsun istemiştim,kendime ait.her şeyiyle beni anlatan bir ev.odam olsun bir tane.büyük pencereli,geniş bir çalışma masası,duvarları istediğim gibi boyalı.sevdiğim posterlerin asılı olduğu küçük bir oda.salonu olsun büyükçe,bir duvarı boydan boya kitaplık.ufak bir televizyonu olsun.eski el dokumalı bir halı ortada,koltuklar modern çağın eskiyi anlatan bir ürünü olsun.mutfağı olsun ne fazla büyük ne fazla ufak…yemek masasını sığdırayım yeter.ve birde balkonu olsun,boğazı gören.sıcak yaz gecelerinde çayımı kahvemi içebileceğim,misafirlerimi ağırlayabileceğim bir balkon…hepsi güzel hayaller,bir gün bunlar belki gerçek olacak kim bilir.kim bilir şartlar ağır olmasaydı bir hafta sonra da sahip olabilirdim bu güzel eve.ama hayat her zaman istediğim şeyleri altın tepsinin içinde sunmuyor bana.hayallerin cazibesine kapılıp kendimden ödün de vermedim hiçbir zaman.ne düştüyse payıma onu kabul ettim.kadercide değilim aslında.ne varsa o.ne bir eksik ne bir fazla.hayallerim gerçek hayatın çok dışında olabilir ama olsun.insan hayalleriyle yaşar.beni ayakta tutan da hayallerim galiba…

Sorular

Bir film gibi yaşayabilecek miyiz hayatı,her şey kurgulu mu olmalı yoksa olduğu gibi mi yaşamalıyız.verdiklerimizin ve aldıklarımızın hesabını tutmalı mıyız.biri birinden fazla çıkarsa ne yapmalıyız.fazla verdiğimiz zaman kızmalı mıyız kendimize,eksik aldığımız zaman karşımızdakine mi kızmalıyız.aşkın peşinden koşmalı mıyız filmlerdeki gibi,yada kitaplardaki gibi beklemeli ve bizi bulmasını mı beklemeliyiz.duygusal insan mı olmalıyız yoksa tamamen mantıklı mı olmalıyız.hayatın gerçekleri karşısında ne yapmalıyız.paranın yeri geldiğinde her şey yeri geldiğinde hiçbir şey olmadığını nasıl öğrenmeli nasıl uygulamalıyız hayatımızda.koştuğumuz zaman yorulduğumuzu yürüdüğümüz zaman geç kaldığımızı nasıl kavramalıyız.yoksa olduğu gibi mi yaşamalıyız hayatı.ne geleceğini düşünerek nede geçmişin hesabını yaparak kendimize zindan etmemeli miyiz üç günlük dünyayı.diyelim ki öyle,geleceğimizi geçmişimizin ve bugünümüzün oluşturduğu gerçeğini ne yapmalıyız.kulaklarımızı kapalı mıyız bu gerçeklere,yoksa cevaplarını mı bulmalıyız.şarkılarda mı bulmalıyız soruların cevabını,yada şarkılarda teselli mi olmalıyız.yaşamayı çok mu ciddiye alıyorum acaba.soruları ve cevapları düşünmemeli miyim yoksa.bilmiyorum.ne yapmalıyım,ne yapmamalıyım bilmiyorum.tek bildiğim hayatı ciddiye alanların çokta mutlu olamadığı.tıpkı benim gibi…

3 Nisan 2009 Cuma

Sessiz Çığlık

suya yazı yazar gibi yazıyorum bloguma,
yazdıkça siliniyor gibi...
içimden kopup gelen isyanları sıralıyorum yazarken,
bir o kadar samimi ve bir o kadar yürekten...
buraya yazdıklarımı beni tanıyan kimsecikler bilmiyor...
bilmesinide istemiyorum zaten...
bildiler de ne oldu şimdiye kadar...
kalbimi kime açtıysam pişman etti beni...
şimdi o pişmanlığı yaşamak istemiyorum.
o yüzden çevremdeki herkese kapattım yüreğimi...
sessiz bir çığlık atıyorum buraya yazarak...
duyarsan bir gün bu çığlığı,
samimiyetinle gel lütfen...
ne olduğun,kim olduğun...
güzelliğin,cinsiyetin,ırkın,rengin,
hiç farketmez...
yeterki yürekten olsun gelişin...

Rollerim

daha çok dolaşırsın istanbul sokaklarında,
yüzlerde beni ararsın.
gittiğimiz mekanlarda hayali sesler duyarsın bana ait.
keşke birlikte olsaydık,
keşke yaptıklarımı yapmasaydım dersin.
daha çok özlersin beni.
bana acı çektirdiğini düşünürsün belki şimdi,
yada intikam aldığını,
sensiz yapamayacağımı,
hayata tutunamayacağımı düşünürsün kim bilir...
sorun değil canım,
istediğin şekilde düşün,
istediğin senaryoyu yaz,
istediğin rolü bana ver,
ben her rolü oynarım,
bunu sen söylemiştin bir zamanlar...
şu sıralar iftira atan bir rolde,
sana haksızlık yapan acımasız bir yaratığım.
olsun be gülüm,
olayım ne olmuş sanki,
ne olmadım ki daha önce sayende...