31 Temmuz 2009 Cuma

Cem Adrian & Pamela - Anladım


Sus

bir düş gör,
hayatı kurgula,
sevmek iste,
yüreğinin sesini dinle,
tutkularının peşinden koş,
sonra hiç olmayacak yerde,
beklenmedik bir zamanda
herşeyden vazgeç...
yalnız kal,
şarkılar dinle,
şiirler yaz,
gecelere sığın
gözyaşları akıt içine
sonsuz boşluklar içinde
susmaya razı ol...

30 Temmuz 2009 Perşembe

Gidelim Buralardan

hadi birlikte kaçalım
binelim ilk gelen trene,
son durak nereyse oraya kadar...
bazen duraklarda duralım
biraz zaman ayıralım kendimize
sonra tekrar binelim aynı yöne giden trene
rötarlara aldırmadan,
yağmur çamur demeden
alabildiğince hayalci
olabildiğince uçuk
hayallerimizin peşinden
geriye bakmadan
düşünmeden,
usanmadan...
gidelim buralardan...

28 Temmuz 2009 Salı

Güzel bir Sezen Aksu Röportajı

Türkiye’nin en sevilen kadını olmakla nasıl başa çıkıyorsunuz? Bazen anonim olmayı özlüyor musunuz?

Aslında kendimi ya da yarattığım söylenen etkiyi ciddiye almıyorum. “Teksin”, “yegânesin”, “kraliçesin” gibi sözlere kapılırsa insan, arızalanabilir. Yakın çevremde ve özellikle ailemde bana haddimi bildirebilecek insanlar olduğu için kendimi şanslı hissediyorum. Onlar sayesinde gerçekle bağlantımı koparmadan, bunlara fazla kafa yormadan üretime odaklamış durumdayım kendimi.Anonim olmayı istiyorum dersem, haksızlık etmiş olurum. Bizim işimizi yapan insanlar, önlenemez bir fark edilme dürtüsü ile yola çıkıyor zaten. Sonradan bunun olası ağır bedellerini ödemek paketin bir parçası. “Hediyesini alayım, kutusunu atayım” demek adil gelmiyor.

Herkes sizinle çalışmak için ölüp bitiyor, kapınıza kamp falan kuruyorlar. Siz birlikte çalıştıklarınızı, destek verdiklerinizi nasıl seçiyorsunuz. Yetenek mi, ışık mı, sebat mı, sevilesi olmak mı?

Kapısında kamp kurma sözü gerçekten dışarıdan bakan gözlerin yarattığı bir fantezi benim nazarımda, çünkü ben henüz kapımda yatan birileri ile hiç karşılaşmadım. Hatta ben bu konuda fazlasıyla kolay ilişki kurulan biriyim. Ki bunu doğrulayan eleştirilerle de çok karşılaşıyorum, daha seçici olmam konusunda... Esas fikrim şudur, şarkı söylemek, yazmak bir araç sadece benim için. Aslolan hayatı daha anlamlı ve daha katlanılabilir kılabilmek. Ama bu karşılaşmaların içinde kendi öz gücü ile derin etkiler yaratanlar, Tanrı’nın yetenek hediyesi ile dünyaya gönderdikleri zaten. Onların farklılaşması, daha çok parlaması bu öz kaynaktan kendiliğinden gelişiyor. Ben herkesin şarkı söylemesini isterim, herkese şarkı verebilirim. Değerlerini tayin edemem , tayin etmek de istemem. Bunlar suyun akışına bırakılması gereken tarafı işin...

Yaratıcılığınızı neler besliyor?

Birincisi, ‘bilmediğimiz bilgi’ ile alakalı... Dolayısı ile adres göstermem mümkün değil. Ama benim bildiğim kadarı ile, yüzde 7’sini kullanabildiğimiz ve dolayısı ile pek de güvenilir bulmadığım beyin denilen mekanizma ile vardığım sonuç, en hakiki beslenme alanı hayatın bir bütün olarak kendisi.

Ruh halinize göre şarkı yazıp daha sonra dinlemeye bile tahammül edemediğiniz oluyor mu?

Genellikle bir şarkıyı bitirdikten sonra onunla ilişkim de kendiliğinden bitiyor. Albüm aşaması profesyonel sürecin devreye girdiği daha teknik bir çalışma sistematiği gerektiriyor. Bir tür, ‘sorumlulukla bezenmiş zorunluluk hali’ de diyebiliriz. Mümkün olmadığını biliyorum ama bir şarkıyı yaptığım anda bir kere söyleyip boşluğa salmayı ve hemen yeni bir şarkıya başlamayı isterdim doğrusu. Zaten şarkı yazmak da tuhaf bir iş... Çoğu kez şarkıyı yazarken, bir dış göz olarak kendimi izlerken yakalıyorum. Biraz önce sözünü ettiğim ‘bilmediğimiz bilgi’ ile ilgili olsa gerek. Ama şarkıyı söylerken gerçekten samimi olabildiğimde –ki bu her zaman mümkün değil doğası gereği – eliniz ateşe değdiğinde nasıl ki canınız yanar, çığlık atarsınız, o kadar gerçek ve ortak bir sesi çıkarıyormuşum duygusu taşırım.

Şarkılarınızın sözleri alışılmışın çok dışında. Meselâ “Sen o alacası içinde fesatla, hangi günü gün edicen? Ah o kaditin üstüne, bir de atlas yorgan sericen” satırını yazarken nereden ilham aldığınızı çok merak ediyorum!

Ben bir Egeliyim; Anadolu’nun her yerine hakim çok kültürlülükten en çok nasibi alan coğrafya yani... Muhtemelen yaşamsal gözlem kayıtlarımdan günü, anı geldiğinde, belki de bir küçük çağrışımla, ama gerçek yaşamda tamamen karşılığı olan bir insanlık halinin kendiliğinden dökülüvermesidir... Yaratım anı gerçek ise, bir plan program söz konusu olamaz. Planlı programlı yaptığınız şarkıların, ki öyle şarkılarım da var, birer kurgu olduğunu hissetmeyecek hiçbir kalp yoktur. Kısa bir süre sevip eğlenebilirsiniz, ama içinize almazsınız.

Yeni şarkılarınız da çok seviliyor ama ‘Geri Dön’, ‘Sen Ağlama’gibi klasikleri siz söylemeseniz bile seyirci mutlaka istiyor. Yıllardır aynı şarkıları söylemekten sıkıldığınız oluyor mu?

Bazen olur... Çok da normaldir bu. Ama genelde birlikte şarkı söylemek, o şarkıları paylaşmak, birbirini hiç tanımayan insanların hiç bir dayatma olmadan o şarkılarla ‘bir’lik içinde duygudan duyguya savrulması bıkılacak birşey olamaz. Çünkü bu, bu zor dünyada her defasında ümidin yeniden tazelenmesi demek benim için. Çünkü ben hayata katlanabilmek için ümit etmekten başka bir çare olmadığına inanıyorum.

Eskiden daha duygusal ve kişisel şarkılar yazarken, bugünküler daha neşeli ve daha toplumsal konulara değiniyorsunuz. Bu değişim nasıl oldu?

“Değişmeyen tekşey değişimdir”. Burada bu bilindik sözün tam yeri sanırım. Bir de tabii, benim durmadan kendimle haşır neşir olacak ne hevesim ne de vaktim var. Hayatı olduğu gibi olgunluk ile karşılamaya ve yolun beni getirdiği noktada birikenleri dökmeye ancak yetişebiliyorum. Hayata değer katabildiğimde, anlam üretebildiğimde mutluyum, iyiyim.
İnsanlar aşık olduklarında, acı çektiklerinde genelde ‘Sezen Aksu’88’ dinliyor, siz ne yapıyorsunuz?

Ben ne yaptığımı bilmiyorum!

Geçmişin tortularını nasıl temizlersiniz?

Temizleyemiyorum ! Temizleyeni de anlından öperim!

Ünlüler tanınmamak için siyah gözlüklerle dolaşır, sizin ise alamet-i farikanız dudaklarınız. Nasıl gizleniyorsunuz?

Dudaklarımı büzüp incelterek! Fakat bir süre sonra adalelerim yorulduğundan, fena halde yakalanıyorum. Böyle bir küçük anım var. Hasankeyf’in tepesine bu yöntemle tek başıma çıkıp, inerken yorulup dudaklarımı salınca, 3 bin kişi ile indim... Bunların yarısından fazlası ile öpüşerek ve cep telefonu ile resim çektirerek... Ki bilirsiniz cep telefonları, masa çakmakları gibi hiçbir zaman anında çalışmaz, dolayısı ile o meşhur köftelerle gülümseme pozisyonunda minimum 30 saniye bekleyerek... Sonunda gülümsemeye benzemese de, en azından iyi niyet olduğunu anlayarak bağışladıklarını umuyorum.

Sahneye çıktığınızda muazzam bir kalabalık gözünüzün içine bakıyor ve isminizi haykırıyor. Her şey bitip de evde yalnız kaldığınızda nasıl hissediyorsunuz?

Aklı başında hiçbir insanın böyle bir şey yapmayacağını düşünüyorum. Hâlâ bana kendimi onca kalabalığın önüne attıran önüne geçilemez duygunun, ne çıkışlı olduğunu anlamaya çalışıyorum. Daha önce binlerce kere yorumlanmış, üzerine araştırmalar yapılmış kayıtlı bilgiler ve benim kendi yakaladığım bulgular var elbet. Ama nihai bir tanı koymak için hiçbiri yeterli değil. Yetişkinlikten itibaren akıl devreye girdiğinden, binlerce gerekçelendirme yapabilirsiniz. Ama bu, sizi dokuz aylıkken masanın üzerine çıkıp oynatan duyguyu açıklayamadığından, açıklayabilir yeterlilikteki uzmanların dediği ile yetinmek lazım.

Acıyı, kederi, özlemi en iyi ifade eden müzisyenlerden birisiniz. Acıyla, kayıpla ilişkiniz nasıl? Artık eskisi kadar acımıyor mu, güçlendiniz mi? İnsanlara hala eskisi kadar güvenebiliyor musunuz?

Bu ‘hayatı çakma’ ile ilgili bir şey. Ne kadar kalın kafalı olursanız olun, hayat kendini öğretir size. Duygular değil, katlanma biçimi değişime uğruyor; iyi kötü olgunlaşıyorsunuz. Yegâne olmadığınızı farkettikçe, yükünüzü hem kendiniz hem başkaları için hafifletmeyi öğreniyorsunuz. Benim çözümüm açık ve net:

Hayat zorlaşınca, çıkmaz sokaklarda soluksuz kalınca Azalınca mânâdan, seyyar sevdalarda parçalanınca Dert bitmeyince, bildiğin çektiğine yetmeyince Düşmanında kendini yakalayınca, bi daha kin gütmeyince O zaman şarkı söylemek lazım avaz avaz...

Güven konusuna gelince, eskiden pembe balonumun patlamaması için görmezden, duymazdan gelirdim. Şimdi patlamasına katlanabiliyorum...

Artık CD’ler de yavaş yavaş tarih olacak gibi, bazı müzisyenler albümlerini yalnızca internetten yayınlamaya başladı bile. Sizin iPod’unuz var mı? Mp3 teknolojisiyle aranız nasıl? Şu ara en çok hangi şarkıları dinliyorsunuz?

Müzik bitmeyeceğine göre, her çağın gerekliliğine uygun teknik donanımın gelişmesi olağan. Teknoloji ile çok sıkı fıkı bir ilişkim yoksa da, olması gerektiği kadar var. Esas olarak ben şarkımı söylemeye devam ederim. Sistem her halükarda kitlelere ulaştırmanın bir yolunu bulur. Geçiş dönemlerindeki doğal sarsıntılar bunlar. Dinlediğim şarkılara gelince, ben bir Bocelli sapığıyım, o kadar ki oğlum, “Yeter anne, doğduğumdan beri bu sesi duyuyorum ve babam zannediyorum” diyor.
Müzik piyasasında hem tapılan hem de çekinilen bir yere sahipsiniz. İlişkilerinizi hisleriniz mi müzikal hedefleriniz miyönlendirir? Sizi kaybetmek kolay mı?

Tercihim, beni hislerimin yönlendirmesidir çoğunlukla; neredeyse tamamıyla... Aklımın yönlendirmesine izin verip de çuvallamadığım tek bir şey yok. Beni kaybetmek neredeyse imkânsız. Annemin tabiri ile, ben bir yapışkanım. Çok ekstrem durumlar dışında, bir ilişkiyi sonlandıracak güçte bir gerekçe olmadığına inanıyorum. Kimi isterseniz koyun teraziye, aşağı yukarı aynı tartar.

Bizde olduğu kadar dünyanın pek çok yerinde mesela İngiltere’de de tanınıyorsunuz. Yurtdışındaki seyircilerle ve müzik dünyasıyla ilişkiniz nasıl?

Ben bunlarla çok fazla ilgilenemiyorum. Temel derdim, kendim de dahil, insanın bu dünyadaki büyük yalnızlığına verebildiğim kadar el vermek.

Daha gerçekleştiremediğiniz bir hayaliniz var mı?

O kadar çocuksu ve ütopik ki söylemeye utanıyorum, geçelim !

İstanbul şarkılarınızda çok önemli bir figür. En çok nelerini, neresini seviyorsunuz?

Her şeyini, ama Kastamonu’da otursaydım muhtemelen Kastamonu için de şarkı yazardım. Her yerin ayrı bir ruhu vardır. Zaten Türkiye, özellikle Anadolu, yaz yaz bitmez.

Bizim İstanbul kahramanlarımızdan biri sizsiniz. Sizinkiler kim?

Arada birini unuturum munuturum. Alınan olur, gücenen olur. Ben zannedildiği kadar açık sözlü biri değilim. Bunu da geçelim ...

Size göre son 40 yılda müzik alanında olan en önemli şey nedir?

Eğer Türkiye için soruyorsanız telif hakları meselesinin nihayet kavranma sürecinin başlaması diyebilirim. Dünya müziği için ise internet vasıtasıyla her alanda olduğu gibi, müzikte de sınırların ortadan kalkması...

röportaj: Çimen Uzsoy
fotoğraflar: Yaşar Gaga

26 Temmuz 2009 Pazar

İsyan

bir avuç yalnızlık döküldü elimden

dilimden bir tomar isyan

koştum inadına sevadaların üstüne

kaçtım kendimden

YALNIZLIK

Ben ne zaman yalnız kaldım, bilmiyorum
Ne tuhaf, vaktim olmazdı
yalnızlığı bunca bilirken
kendimi hiç yalnız sanmazdım
çevremde hep birileri vardı,
ben hep birilerinin yanındaydım
günler belirsiz bir gelecek için neredeyse kendiliğinden hazırlanırdı
aramızda habersiz gidip gelen gündelik armağanlarla
kendi kendini taşıyan bir ırmağın akıntısında hayat
bizi kendi sahillerimize ulaştırırdı
bazı evlerden taşınırdık, bazı insanlar girip çıkardı hayatımıza
bazı mektuplar alırdık, bazı sözler, çiçek selamları
sonraları bazı tanıdıklarımızın ölümleriyle de karşılaştık
elde olmayan nedenle
sudaki halkalar gibi genişleyen
küçük alınganlıklardan büyük dargınlıklara
vazgeçişler, unutuşlar, kayıplar
birbirimizi çok sevdik hep
yıllarla azala azala

şimdi ne zaman yalnız kaldığımı düşünsem,
yalnız olmadığımı kanıtlamak istiyorum kendime
eskiden iki albüme sığdırdığım hayatım,
şimdi sığmıyor eskilenlerle çoğalmış fotograflara
telefonun başına geçiyorum
alt alta dizilmiş onca ad arasında seken ömür parçası
gün ölüyor meşgul numaralarla
şimdi ne zaman yalnız olduğumu düşünsem,
şimdi ne kadar yalnız...
yalnız olduğumu anlamam için beni hiç yalnız bırakmadınız.

Ben ne zaman yalnız kaldım, bilmiyorum
her zaman yalnızdım, bunu biliyorum
büyücü ellerimin kara sanatı yazı
en çok ben onardım dostlukları, en çok benim elim dikiş tuttu
bağışlamasız sanarken kendimi
en çok ben unuttum kalbimin benden sakladıklarını
tığla içeri çektim takılmış kazakların ipini
denenmemiş başlangıçları göze aldım,
hafifletilmiş hasarları, görmezden gelinen enkazı
mutfağı beklemek hep bana kaldı
bir şiirden bir romandan bir filmden çıkıp
her seferinde aydınlık bir inat gibi yeniden karıştım hayata
hiç el değmemiş gibi yeniden konuk geldim
odalarınıza, ruhlarınıza
buraya

eski aşklarım neredesiniz? Hepinizi çok özledim.
Şimdi birdenbire bir köşeden çıkıp bana,
yalnızca, Merhaba, deseniz,
o zamanlar hiç mutlu etmediğiniz kadar mutlu edersiniz,
bir zamanlar bütün ağladıklarımı geri verebilirim size
sağ olun demenk isterim, sağ olun, sağ olun
sanki beni yeniden sevdiniz
ama biliyorum, pis bir yağmur başlıyor, şemsiyem yok yanımda,
yağmurda yürümekten nefret ederken, yürümekte ısrarlıyım gene de
isterseniz, kederdeki bütünlük, diyelim buna
ne kadar ıslansam, o kadar çıkacağım sanki
bir zamanlar çok daha bütün olduğumu sandığım
o yıkanmış zamanlara...

yeni değil keşfine gençlik verilmiş gerçekler
her zaman yalnızdım
kitaplar kadar yalnız
yalnızca yalnızlığımdan gürültücü bir kalabalık yaptım
herkes için farklı aldanışlar kurtarılmış hayatlar yok pahasına

her zaman yalnızdım
yanardağlar kadar yalnız
ey kafiye sevenler,
şimdi beni gökyüzünde bir yıldız sananlar, yanıldınız!

nankörlük etmeyeyim gene de,
yalnızlığımı daha az hissettiğim anlarım oldu yalnız

evimde hep aynı anda çalar telefonla kapı
gene öyle oluyor; hiç yalnız bırakmazlar beni
yalnızlık bilgisiyle çatılmış arkadaşlıkların korunaklı gölgesinde
yalnızlık için çalar telefonlar kapılar
İstersen bana uğra, ya da, Akşama buluşalım,
ölmeden yapacak çok iş var

murathan mungan

19 Temmuz 2009 Pazar

Eksik Cümle...

emanet sözcüklerle kurulu cümleler biriktirdim,
dilim lal olmuştu da konuşamıyordum,
ödünç verilen bir kaç kelime kalmıştı sonunda
uğraşıp durdum anlamlı cümleler kurmaya,
ne yaparsam yapayım hep bir yerleri eksikti,
o hüzün kokulu cümlelerin,
yetmiyordu bendeki kelimeler bizi anlatmaya...

9 Temmuz 2009 Perşembe

İsteriz

hayat akıp gidiyor avuçlarımızdan,
dün olduğumuz yer ile bugün bulunduğumuz yer arasında belki uçurumlar var,
belkide hiç fark yok, aynı yerimizde sayıyoruz...
insan, dururken koşmak,
koşarken durmak ister,
uçurumlar son bulsun,
dinginlik aksiyona geçsin ister...
zıtlıklar hep bizim içindir sanki...
bazen düşündüğümde,sanki hiç mutlu olmayacakmışız gibi gelir,
hep beğenmeme, daha yokmu modundayız...
ya karşımızdaki uzaklara bakarız,
yada geride bıraktıklarımıza...
geçmişin pişmanlığı ile yarının endişesinde bugünü yok ederiz...
nedense gözümüzün önüne bakmak aklımızın ucundan geçmez,
geçsede işimize gelmez...
hep biz biliriz en iyileri,
başkalarının dedikleri bizi bağlamaz,
en dostça tavsiyelerde bile artniyet ararız kimi zaman...
bizim bizden başka dostumuz yoktur ya hani,işte o yüzden...
her zaman insanlar güvensizdir,
biz ise sütten çıkmış ak kaşık...
hayatın şifrelerini çözmüşüzdür,
tecrübelerin en iyisi bizdedir,
diğerleri giderken biz çoktan dönüş yolundayızdır...
hep bizim isteklerimiz olsun,
dünya bizim etrafımızda dönsün isteriz...
herşeyin normal,
bizim egomuzun yüksek olduğunu anladığımızdaysa
hayat çoktan sona yaklaşmıştır
o zamanda hayat yeniden başlasın isteriz....

GİDEN GENÇLİĞE GAZEL

Umudum, heyecanım bitmez pınardı bitti

Gençliğim deli dolu esen rüzgardı gitti

Neydi o sarhoşluklar? Dünyaya boş vermekler?

O bir başka mevsimdi, bir ilkbahardı gitti.

Tadı, rengi değişti birer birer her şeyin

En mutlu, en doyulmaz yaşantılardı gitti

Çektiler ellerini elimden sevgililer

Bir zaman bu gönülde kimler yaşardı? Gitti.

Hani hiç bitmeyecek sandığım güzellikler?

Ne sevinçler, arzular ve neler vardı gitti.

Kalakaldım ortada böyle ben param parça

Her gelen yüreğimden bir şey kopardı gitti.

Hey benim doymadığım deli fişek gençliğim!

İçimde bir zamanlar bir kor yanardı bitti....…


Ümit Yaşar Oğuzcan